Anlamak İçin İnanıyorum


“Anlamak için inanıyorum.”

-Augustinus

Biraz kendimize dair, diğerlerine dair ve hayata dair inandıklarımızdan konu açmak istiyorum. Kimi zaman üzerine düşünerek, bir mantığı gerekçe göstererek inanıyoruz, kimi zaman da nereden geldiği belirsiz ancak bütün bir hayatımızı şekillendiren inançlarımıza tutunup bin bir mantık çerçevesini yerle bir ediyoruz. Peki, bunu bize ne yaptırıyor?

Sarsılmaz inançlarımız bize ne sağlıyor?

Tutarlılık.

İnanıyoruz çünkü çocukluktan bu yana deneyimlediğimiz birçok şeye anlam vermekte zorlanıyoruz.

İnanıyoruz çünkü etrafımızdaki kimi insanların bize ve diğerlerine davranış şeklini kavrayamıyoruz.

İnanıyoruz çünkü gördüklerimiz, duyduklarımız kimi zaman bizi oldukça yaralıyor, yaralandığımız bazı kimselere küsemiyoruz, küsersek eğer başımıza ne geleceğini bilemiyoruz, bu belirsizliğe tahammül etmek zorunda kalmamak adına inanıyoruz, anlamsızlığın sisi biraz aralansın istiyoruz.

Peki, nelere inanıyoruz?

  • Mesela ancak mükemmel olursak sevilebileceğimize inanıyoruz, buna inanarak hata yaptığımız anlarda bize sırt çeviren insanlara geçerli bir sebep vermiş oluyoruz, anlıyoruz.

  • Mesela ancak boyun eğersek insanları hayatımızda tutabileceğimize inanıyoruz, buna inanarak hakkımızı aradığımız anlarda yediğimiz fiziksel veya duygusal tokatlara bir gerekçe sunmuş oluyoruz. Demek ki bu dünyanın kuralı buymuş diyoruz, bu kurala inanıyoruz, itaat ediyoruz, anlıyoruz.

  • Mesela ancak aşırı fedakar olursak kendimizi kabul ettirebileceğimize inanıyoruz, buna inanarak bizden sürekli alan ancak asla vermeyen, bu kadar çok vermekten vazgeçecek olduğumuzda bizi eskisi kadar yanında istemeyen insanlara hak verebiliyoruz, demek ki ilişkide kalmanın yolu fedakarlıktan geçiyormuş diyoruz, buna inanıyoruz, anlıyoruz.

  • Mesela bu dünyada kimsenin kimseyi gerçekten sevemeyeceğine inanıyoruz, buna inanarak uğradığımız ihmalleri, istismarları bir zemine oturtabiliyoruz, zaten insanın doğası buymuş diyoruz, buna inanıyoruz ve anlıyoruz.

Dünyayı tutarlı bir yer haline getirebilmek, yaşadığımız veya yaşayamadığımız her ne varsa buna bir anlam yükleyebilmek adına inanıyoruz.

Bir yerden sonra inandıklarımız işlemez hale geliyor, inandıklarımız canımızı acıtmaya başlıyor, yüklediğimiz anlamlar sarsılmaya, kırılmaya başlıyor çünkü dünyamız değişiyor, çünkü büyüyoruz.

Çocuk zihnimizde bir zamanlar anlam yaratmaya yaramış inançlarımızı sorgulatıyor bazı şeyler, ilk defa düşünüyoruz neye inandığımızı, ilk defa bulmaya çalışıyoruz bu inancın kaynağını, buluyoruz da kimi zaman ama kırmak, yok etmek zaman alıyor çünkü cesaret edemiyoruz yaşadığımız dünyayı bu derece anlamdan yoksun bırakmaya. Bu anlamın yerine ne koyabileceğimizi düşünüyoruz ve belki de buluyoruz bir müddet sonra.

İyi ki de buluyoruz.

İyi ki hissediyoruz bu inançların artık canımızı acıttığını.

İyi ki cesaret ediyoruz, bu inançların artık işlemez hale geldiğini kabullenmeye...

Yoksa ne olurdu halimiz bir düşünsenize?

Mecbur hissederdik bir ömür boyun eğmeye...

Verdiklerimizle aldıklarımız arasındaki dengesizlikle kırılan terazinin altında ezilmeye...

Kanayan yanlarımızı kusur sanıp telaşla gizlemeye...

Çıktığımız basamakta dinlenmeksizin bir sonrakini hedeflemeye...

Mecbur hissederdik.

Sevginin varlığından vazgeçmeye, tam sevecekken direnmeye, sevildiğimiz kimselere sırt çevirmeye…

Koşulsuz şartsız inandığınız her ne varsa durup bir düşünün bugün. Neyi anlamlı kılmak için doğdu bu inançlar ve bugününüzde size ne yapmanızı, kim olmanızı söylüyorlar?

Siz bu inancın peşinden koşarken dönüştüğünüz kişiden memnun musunuz?

Belki de çocuk zihniniz yanlış anladı birçok şeyi, belki de siz bugün gösterebilirsiniz ona;

Sevilebilmenin yolunun boyun eğmekten veya kusursuz olmaktan geçmediğini ve en az sevdiği kadar da sevilebileceğini…

  • Grey Twitter Icon