Kim İnandırdı Bizi Dur Durak Bilmeden Koşmamız Gerektiğine?


İstanbul, Türkiye’nin özeti gibi. Gerek kalabalık gerekse nüfusun çeşitliliği, onu Türkiye’nin belli bir alana sıkıştırılmış modeli haline getiriyor.

Hal böyle olunca gün içerisinde gördüğümüz, gözlemlediğimiz şeyler aslında yalnızca İstanbul’a ait değil, Türkiye’nin gerçeklerini deneyimliyoruz attığımız her adımda.

İki durak arasında da bir hayatın olabileceğini, ulaşmayı hedeflediğimiz noktaya gelene kadar da yaşamaya, nefes almaya devam edebileceğimizi hep vurgularım. Bu gerek gerçek anlamda gerekse mecaz anlamda böyledir benim için. Evden işe doğru yola çıktığımda, o bir saati yalnızca yola ayrılmış bir zaman olarak kabullenmenin çok da sağlıklı olmadığını düşünüyorum.

Bu aslında ne şekilde yaşadığımızın da bir göstergesi. Hep yeni bir hedef belirliyoruz ve o hedefe ulaşana kadar yaşamıyoruz.

İstanbul toplu ulaşım araçlarının ise bu durumu en iyi teslim edebilecek örnekler arasında olduğunu düşünüyorum. Gerek seyahat halinde gerekse bir ulaşım aracından diğerine aktarma anında insanlar her daim kendilerini soyutlamanın, bir şekilde zihinlerini ortamdan izole tutmanın ve yolu psikolojik açıdan mümkün olabildiğince kısaltmanın peşinde.

Birbirimizin yanından hareket eden nesneler gibi geçip gidiyoruz. Etrafın gürültüsüne maruz kalmamak adına kulaklarımızı tıkıyoruz ve sabit bir noktaya odaklanarak yol alıyoruz. Kimimiz telefonundan açtığı bir videoda kaybolmayı tercih ediyor, kimimiz bir müzikle soyutluyor kendisini, kimimiz yürürken dahi okumaya çabaladığı kitabıyla.

Gözlerimiz, kulaklarımız her an meşgul, boş kalmalarına tahammülümüz düşük. Yola maruz kalmaya, yolda olduğumuzu hissetmeye korkuyoruz. Sıkılmaktan korkuyoruz. Yolun biz anlamadan gelip geçmesi derdindeyiz yalnızca.

Geçen dakikalar baskı yaratıyor üzerimizde. Evet, sıklıkla da yollardayız, günümüzden çokça çalıyoruz yollarda geçen zamanımızla. Alternatif bulamıyoruz, aynı düzen içerisinde yaşayıp gidiyoruz. Hiçbir şeyin kontrolümüzde olmadığını düşünüyoruz, ancak bu düşünceye rağmen olanı kabullenemiyoruz.

İşe geç kalmak üzere olduğumuzu her fark edişimizde bir lanet savuruyoruz, eve dönüş yolunda bir saatlik mesafeyi iki saatte gidebildiğimiz her defasında bir lanet de kaybettiğimiz zamana okuyoruz.

Sürekli kovalama halindeyiz. Herkese sinirleniyoruz, her şeye sinirleniyoruz, önümüzde ağır aksak yürüyen insanların bize vakit kaybettirdiğine inanıyoruz, üç dakika sonra gelecek olan metroyu kaçırdığımız için öfkeleniyoruz ve yine bir sonraki üç dakika sonra gelecek olan metroya yetişmek adına önümüze geleni ezercesine koşarak perona inmenin bir gereklilik olduğuna inandırıyoruz kendimizi ve koşmayan diğer tüm insanlara öfkelenmekte de oldukça haklıyız kendimizce.

Peki, biz koşmaya ne zaman başladık? Kim inandırdı bizi bu kadar hızlı ve dur durak bilmeden koşmamız gerektiğine? Ne zamandan beri öfkeliyiz kendimize ve diğerlerine? Tahammül eşiğimiz ne zaman indi bu derece yerlere? Yolda olmak ne zamandan beri bir işkence?

İşe, okula yetişme telaşıyla hızlı geçmesinden korkarak saydığımız, akşam eve dönerken yolda kaybetmekten en çok yakındığımız dakikalar bu kadar kıymetliyken, göz açıp kapayıncaya kadar geçmesini umduğumuz hafta içi günlerini değersizleştiren nedir?

Kaybettiğimiz dakikalara bunca öfkelenirken, yolda olmaktan nefret ederken, yaşarken yürüdüğümüz yolun nereye gittiğini, ne kadar da hızlı ilerlediğini çok da farkında değiliz.

Saniyelere, dakikalara, saatlere bölmüş olabiliriz, ancak zamanın hangi hızda, nasıl aktığı bizim seçimimiz, yola bir şans verip de dikkatli bakarsak eğer denizin üzerinde süzülen martıları da, henüz yaşamayı unutmamış bir çocuğun martılara bakışındaki sönmemiş coşkuyu da görebiliriz.

Uzun lafın kısası;

“…Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım…”

  • Grey Twitter Icon