ZORUNLULUK SANDIĞIMIZ SEÇİMLERİMİZ



İş dünyası artık birçoğumuz için yalnızca para kazanmanın bir yolu olmaktan çıktı ve hayatımızın merkezi durumuna geldi. Gelişen rekabet ortamı, daha fazla kazanma hırsı, daha yüksek bir konumda yer alma çabası derken kendimizi sürekli olarak basamak çıkarken ve hep bir sonraki basamağı düşünürken buluyoruz.


Yükselme hırsı herkes tarafından o kadar kabullenildi ve normalleştirildi ki artık sınır çizgimizi algılayamaz olduk. Fiziksel performansa yönelik sınırlarımızın yanı sıra iş hayatımızın bitip özel hayatımızın başladığı noktayı da görünmez kılmaya başladık.


Daha az uyku, düzensiz beslenme, saatlerce ayakta veya bilgisayar başında vakit geçirme, spora, sanata, eğlenceye ayrılan zamanı kayıp olarak görme vb. durumlar, birçoğumuzun hayatında rutin haline geldi ve bizler bu rutinin dışına çıktığımız anlarda, dinlenmişliğin getirdiği bir rahatlığın hemen ardından, iş başında olmamanın getirdiği suçluluk ve tedirginlik duygularıyla boğuşuyoruz.


İş harici dünyamızda nasıl davrandığımızı, nelerden keyif aldığımızı unutmuş durumdayız.

Kimi zaman işverenlerin yükselttiği beklentiler, kimi zaman da bizim kendimizi diğerleriyle kıyaslamamızın bir sonucu olarak, elimizdeki tüm kaynakları, kariyer basamaklarını birer ikişer çıkmaya ayırmış durumdayız.


Her ne kadar başlangıçta bu yatırımımızda bir sorun görünmese de ve hatta gösterdiğimiz başarılarla, ismimizin önüne aldığımız unvanlarla yaşamdan aldığımız doyumun arttığını da hissetsek, uzun vadede ciddi kayıplara uğrayabiliyoruz.


Sabit, başarılı, yüksek statülü bir “ben” yaratma çabasıyla çoğu zaman aslında bizi biz yapan özelliklerimize yabancılaşıyoruz. İsmimizin önünde görmek istediğimiz belli başlı sıfatlara öylesine odaklanıyoruz ki her bir parçamızın bir araya gelerek oluşturduğu bütünü göremez duruma geliyoruz.


Hepimizin herkes tarafından bilinmek istediğimiz bir halimiz var, örneğin ismimiz söylendiğinde akıllarda direkt “duyarlı” bir kişi olarak bilinmek istiyor olabiliriz veya “çalışkan” ya da “sakin”. Ancak herhangi bir kişinin bütünüyle “sakin”, “çalışkan” ya da “duyarlı” olmasını bekleyemeyiz.


Örneğin, çoğu zaman bütün o çalışkan görüntümüzün altında dinlenme ihtiyacında olan ancak bu ihtiyacını dile getirdiği anda çalışkan imajının sarsılacağından korkan bir diğer “biz” bulunabiliyor.


Buna benzer olarak, onaylanmama, kabul edilmeme kaygısıyla haklı olduğumuz durumlarda dahi “yumuşak başlı” görüntümüzden taviz vermeye korkarak sessizliğe kapıldığımız anlar yaşayabiliyoruz.


Oysaki zihnimizin arka planında bize haksızlığa uğradığını haykıran veya “çalışkan” sıfatını bir yük gibi taşıma sorumluluğundan artık yorulduğunu fısıldayan da “biziz.”


Bütün zıtlıklarımızla, birbirine ters düşen, onaylanan veya kabul görmeyen bütün yanlarımızla biz bir bütünüz ve ancak bütüne ulaşabildiğimizde, o bütünün içinde yer alanları olduğu haliyle kabullenebildiğimizde kendi hayatımızı yaşayabiliriz.

Ancak şu da bir gerçek ki, olumsuz olarak etiketlediğimiz ve bastırmaya karar verdiğimiz yanlarımızı açığa çıkarmak pek de o kadar kolay değil.


Sürekli “evet” diyen bir halimiz varsa “hayır” dediğimiz anda başımıza ne geleceğini bilemiyoruz.


İşverenimiz belki de her işe hemen koştuğumuz için, hiçbir lafını ikiletmediğimiz için, çağırdığı anda istisnasız her an göreve hazır durumda olduğumuz için bizden bu derece memnun olabilir. Biz de bu memnuniyeti boşa çıkarmak, aldığımız onay ve takdirden vazgeçmek istemiyor olabiliriz. Başkalarının beklentilerini karşılayabilen biri olmak bizim için oldukça önemli bir hale gelebilir ve ister istemez biz de kendimiz için yeni ve daha yüksek bir takım standartlar belirlemeye başlayabiliriz.



Bu noktada kendimize sorabileceğimiz bir takım sorular mevcut:


1. Kendimize ilişkin aşırı beklentilerimizin kökeninde neler yer alıyor?

2. Bu beklentiler, sahip olduğumuz kaynaklarla orantılı mı?


1. Onaylandığımız ve çevremizdeki kişilerin bizden memnun olduğu bir noktadayızdır. Ancak bu noktayı oldukça kırılgan görüyoruzdur ve belli bir süre “aferin” alamadığımızda bir şeylerin ters gittiği düşüncesine takılıp kalıyoruzdur.


Böyle bir durumda işverenimizin gerçekçi olsun ya da olmasın her türlü beklentisini istisnasız bir şekilde karşılama çabasında olmamız oldukça anlaşılır bir durumdur.


Çünkü büyük ihtimalle en ufak bir hatamızı, ihmalimizi ve hatta daha önceki performansımızdan daha düşük performans sergilediğimiz tek bir anı, her şeyin sonu olarak görme eğilimindeyizdir.

Sorumluluklarımızı gerektiği şekilde yerine getirmek, işimizde üstün bir performans sergilemek elbette ki tatmin edici bir durum. Ancak bu anlara muhtaç hale geldiğimizi fark ettiğimiz anda, ihtiyaç duyduğumuz takdirin, onayın kökenini sorgulamaya başlamamız gerekmektedir.


Çünkü uzun vadede artık hiçbir başarının bizi yeterince tatmin edemediği veya bu tatmin duygusunun oldukça kısa süreli hale geldiği bir döneme geçiş yapabiliriz. İş başarımızın hayatımızın merkezine oturduğu durumlarda ise, tatmin duygusunun bu şekilde kısa süreli hale gelişi, bizi oldukça büyük bir boşluğa ve anlamsızlığa sürükleyebilir.


Daha önceki yazılarda da değindiğim gibi, bu tarz durumlarda, bize sürekli olarak tırmanmamız gerektiğini söyleyen sesin kime ait olduğunu belirlememiz gerekiyor.


Biz aslında en temelde kimin onayını almaya çalışıyoruz? Kendimizi sürekli olarak “başarılı” kürsüsünde tutarak telafi etmeye çalıştığımız eksiklik, yetersizlik duygumuz nereden kaynaklanıyor?

2. Beklentilerimizin sahip olduğumuz kaynaklarla ne derece orantılı olduğu ise diğer bir önemli nokta.


Özellikle kariyerimizde yeni yeni yükselmeye başladığımız dönemlerde odağımızı bütünüyle işimize verebiliyoruz. Her türlü fedakârlığı yapmaya hazır bir durumda oluyoruz ve çoğu zaman bedensel uyarılarımıza bile pek kulak asmıyoruz.


Kendimizi en temel ihtiyaçlarımızdan mahrum bırakabiliyoruz. Uyku düzenimiz bozuluyor, kilo problemi yaşıyoruz. Baş ağrılarından, sırt ağrılarından yakınıyoruz. Ancak işimiz, yaşadığımız problemlerden daha önemli görünüyor ve bütün bu fiziksel semptomlarımızı görmezden gelebiliyoruz.


Bedensel uyarılarımız aslında sınırlarımızı zorladığımızın en temel göstergesi. Somut bir halde karşımızda duruyorlarken bile biz henüz sınırlarımızı zorlamaya başladığımızı kabullenmek istemiyoruz. Hal böyle olunca özel hayatımızdaki dengesizliği fark etmemiz, kabullenmemiz ve harekete geçmemiz çok daha uzun zaman alıyor ve bu zamanla doğru orantılı olarak yitirdiklerimiz de artış gösteriyor.


Bu noktada önceliklerimizi belirleyebilmek oldukça önemli.


İşteki aşırı özverili halimizin bir “zorunluluk” olduğu gerekçesini kendimize bahane edinmekten vazgeçerek ilk adımı atabiliriz.

Çünkü işimize dair hiçbir “zorunluluk” sağlığımızı tehlikeye atmamalı veya bizi sosyal hayatımızdan bütünüyle koparıp yalnızlaştırmamalı.

Eğer böyle bir durumun içinde sıkışıp kaldıysak burada zorunluluktan öte bir “seçim” söz konusudur. “Özverili”, “çalışkan”, “üstün” bir çalışan olmayı, daha sağlıklı ve sosyal bir hayata tercih ediyoruzdur.

Sıfatlarımız bize daha öncelikli geliyordur. Belki de işimizdeki konumumuzu kaybetme ihtimalimizi daha yüksek görüyoruzdur. Diğer her şey bize bir şekilde telafi edilebilir görünürken, kariyer hedefimiz doğrultusuna atmamız gereken adımları ertelemek, ihmal etmek bize telafisi daha zor görünüyordur. Bu düşüncemizin geçerliğini sorgulamakta fayda var.

Kendimizi tanıtırken ismimizden hemen sonra mesleğimizi söylediğimiz bir gerçek. Bizim kim olduğumuzu en iyi mesleğimizin yansıttığını düşünüyoruz ve ismimizin önüne getirdiğimiz unvanlarımız yeni girdiğimiz bir ortamda kendimizi ne kadar iyi hissettiğimizi, kendimize ne kadar güvendiğimizi belirliyor.


Peki, kendimizi mesleğimizle tanımlarken, değerimizi kariyerimizle ve işteki başarımızla ortaya koyarken, iş harici dünyamızdan neleri eksik ediyoruz, neleri kaçırıyoruz, neleri kaybediyoruz?



Belki de mesleğimizi denklemden çıkardığımızda geriye ne kaldığını, tüm sıfatlarımızın ötesinde aslında kim olduğumuzu unutuyoruz.


Nelerden keyif aldığımızı, nerede, nasıl, kimlerle mutlu olabildiğimizi unutuyoruz.


Yapılacak işlerle dolu zihnimizi bir anlığına serbest bıraktığımızda bize aslında neye ihtiyacımız olduğunu fısıldayan sese yabancı hale geliyoruz.


Bir yerden sonra ise bu sesi duysak bile, ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek kaynaklarımızdan mahrum kalmış bir halde buluyoruz kendimizi. Bize onay, takdir, saygınlık getirdiğini düşündüğümüz sıfatlarımızın peşinden koşarken kendi ismimizin içini boşaltıyoruz.


Mesleğimizin, işimizin, kariyer başarılarımızın önemi tabi ki yadsınamaz. Ancak özel hayatımızdaki kaynakları, iş dünyamızı zenginleştirmek amaçlı feda etmeye başladığımız noktada, başarı hırsımızın nedenlerini sorgulamaya başlayabiliriz.


Gerçekten yalnızca kariyer hedefimiz doğrultusunda mı koşuyoruz, yoksa başarılarımızdan oluşan yeni bir kimlik yaratma çabasında mıyız?

Bu yeni yıl, zorunluluk olarak gördüğümüz her ne varsa ne kadarının gerçekten zorunluluk, ne kadarının bizim seçimlerimizden oluştuğunu fark edebildiğimiz, daha dengeli, sağlık ve daha doyumlu bir yıl olsun.. :)






  • Grey Twitter Icon