"Harekete Geçmek" Üzerine


"Yapmam gereken her şeyi sürekli erteliyorum."

"Vermem gereken kararlar gözümü korkutuyor."

"Çevremdeki insanlar sürekli yakınıyor olmamdan şikayetçi."

"Yaşadığım sıkıntılarda kendi sorumluluğumu göremiyorum."

"Sürekli tekrarlayan ancak bir türlü çözüm bulamadığım belli başlı problemlerim var."

"Yaşadığım bazı sorunları ne yaparsam yapayım çözemeyeceğimi düşünüyorum."

"Çevremdekilerin problemlerimle ilgili bana sunduğu öneriler sinirimi bozuyor, hiçbir şey sandıkları kadar kolay değil!"

"Hayat kalitemi düşürse de bazı sorunlarımı olduğu haliyle kabullenmem gerekiyor, harekete geçmenin bir mantığı yok."

Eğer yukarıdakilere benzer düşüncelere sıklıkla kapılıyorsanız, sorunlarınıza çözüm üretmek için harekete geçmeyi ertelemek "işinize geliyor" olabilir.


Çevremizde sürekli olarak bir şeylerden şikayet eden ve yaşadığı sıkıntılarla ilgili hiçbir sorumluluk almayıp, iş yerini, patronunu, eşini, annesini veya babasını, ülkenin gidişatını ve hatta tüm insanlığın geldiği son noktayı sorumlu tutan kişilere denk gelebiliyoruz.


Durup bir düşündüğümüzde aslında bizim de bu tarz yakınmalarda bulunduğumuz ve sorumluluğu sürekli olarak bizim dışımızda bir şeylere atfettiğimiz durumların olduğunu fark edebiliriz.


Hatta yukarıda bahsedilen insan tipine "sinir olmamızın" bir sebebi de, o insanların kendi hayatlarıyla ilgili sorumluluk almayışlarının bize içten içe kendimizi hatırlatması olabilir.


Bazen koşullar öyle zorlayıcı olabilir ki, gerçekten olası hiçbir çözüm yolu göremeyiz. Ne yaparsak yapalım mevcut durumda bir iyileşme sağlayamayacağımızı düşünürüz. Hele ki bu durumun kaynağı için işaret edebileceğimiz bir takım kişi ve ortamlar varsa, durumu düzeltmeye dair kendi gücümüzü tamamen yadsıma eğiliminde olabiliriz.


Bu noktada aslında neye inanmayı seçtiğimiz, nasıl bir yaşam senaryosu tercih ettiğimizi gösterir.

Kendimize sormamız gereken ilk soru ise:

"Yaşadığım bu sorunun ortadan kalkması halinde ne olacağını düşünüyorum?"

  • Belki, yanlış bir adım atma korkusuyla her şeyi olduğu haliyle bırakmak bize daha güvenli geliyordur.


  • Belki, sorunun oluşumunda bize düşen pay üzerine düşündüğümüzde yapmamız gerekenler gözümüzde büyüyordur.


  • Belki, ihtiyacımız olan ilgiyi ancak yakındığımız zamanlarda aldığımızı düşünüyoruzdur.

Bu liste çeşitlendirilebilir.

Ancak genel olarak bakıldığında hepsindeki ortak nokta:

Harekete geçmek yerine yakınmanın bize dolaylı yoldan bir kazanç sağladığı!

Yorulmaktan kaçınma, konfor alanının dışına çıkmama, ihtiyacımız olan ilgiyi alabilme, pişmanlıktan kaçınma vb. bu kazançlar arasında sıralanabilir.

Bu ikincil kazançların çıkış noktası çocukluk yaşantılarımız veya yetişkin hayatımızda edindiğimiz tecrübeler olabilmektedir.


Örneğin;


  • Çocukluğumuzdan bu yana hiçbir işi kendi başımıza halledemeyeceğimiz inancıyla büyümüş olabiliriz.

Bu da nasıl olsa baş edemeyeceğimiz düşüncesiyle sorunlarımıza bir çözüm aramayı hiç denemememize ve birilerinin gelip bizim için mevcut problemi ortadan kaldırmasını beklememize sebep olabilir.


  • Yakınarak ilgi çekebildiğimizi fark etmiş olabiliriz.

Bu hem çocuklukta hem de yetişkinlikte öğrendiğimiz bir davranış olabilir. Buradaki önemli nokta ise, yakınmayı ilgi çekme yöntemi olarak kullanma sebebimizin çoğunlukla, çocuklukta ihtiyaç duyduğumuz ilgi ve sevgiyi alabilme konusunda yaşadığımız sıkıntıya dayanmasıdır.


Sürekli sağlık sorunlarından yakınıp ancak bir türlü doktor kontrolünden geçmeyen, iş yerinde kendi kontrollerinde olmadığını öne sürdükleri problemlerden yakınıp etrafındakilerden sürekli olarak bu konuda anlayış bekleyen kişiler bu gruba örnek olarak gösterilebilir.



Burada, problemli durumun ortadan kalkması demek anlayış görebilmek için kullandığımız kaynağın tükenmiş olması demektir.



Örneğin, işimizle alakalı yaşadığımız stres, kişilerarası ilişkilerimizi etkileyebilir ve biz bu stresi öne sürerek karşı taraftan bize anlayış göstermesini isteyebiliriz. Ancak bir yerden sonra bu durum kronik bir hale gelebilir ve biz yaptığımız her hatanın sonunda yine iş yerindeki stresimizi bahane olarak sunup, bize anlayış gösterilmesini bekleyebiliriz. Bu noktada, stresle baş etmek üzere daha etkili yöntemler geliştirip bu problemimizi çözmek pek "işimize gelmeyebilir".


Çünkü işimizden yakınmayı kestiğimiz noktada artık kişilerarası ilişkilerimizde sergilediğimiz hatalı davranışlarımıza sunacak gerekçemiz ortadan kalkmış olur ve biz davranışlarımızın sorumluluğunu biraz daha üstlenmek durumunda kalırız.


  • "Fedakar" nitelemesinden vazgeçememek de, harekete geçememe sebeplerimiz arasında gösterilebilir.


Özellikle bizim kültürümüzde sıklıkla karşılaşılan bir durum da, fedakar sıfatını kaybetme korkusudur. Fedakarlık, elbette kişilerarası ilişkilerde önemli bir yer tutuyor ancak fedakar tutumların çok fazla yüceltilmesi, çoğu zaman kişilerde "bencil olma" korkusuna sebep olabiliyor.


Çocukları için her türlü fedakarlığı yapan ancak kendi ihtiyaçlarının asla giderilmemesinden sürekli olarak yakınan anne babaları buna örnek olarak gösterebiliriz. Bir ebeveynin çocukları için yaptığı fedakarlıklar oldukça kıymetlidir ancak "fedakar ebeveyn" olmak, kendi ihtiyaçlarımızı bütünüyle yok saymak, ertelemek anlamına gelmemelidir.


Benzer olarak, duygusal ilişkisinde fedakar eş rolünü üstlenen bir kişi de, kendisini, ihtiyaçlarını, isteklerini sürekli olarak ertelediği bir döngünün içesinde bulabilir. Kendi ihtiyaçlarını gidermenin ve biraz daha istekleri doğrultusunda hareket etmenin, "fedakar eş" sıfatını yitirmesine ve hatta "bencil" olarak nitelendirilmesine sebep olabileceğini düşünür. Ancak günün sonunda karşılanmayan ihtiyaçları sebebiyle aşırı sitemkar tavırlar sergilemekten de geri duramaz.


Bu noktada, kişinin söz konusu kazancı "fedakar" sıfatı olmaktadır, ancak bu sıfat pahasına belki de çok daha doyumlu ve sağlıklı bir hayatı elinden kaçırmaktadır.


  • Başarısız olma korkusu da sürekli yakınıp hiçbir şekilde harekete geçemeyişimizin sebepleri arasındadır.

Mevcut problemi ortadan kaldırma potansiyelimizin olup olmadığı konusunda asla emin olamayız. Ancak, sanki "uygun şartlar sağlansa mükemmel işler başaracağımız" izlenimi yaratmak, bize başarısızlık duygumuzu sağlıksız bir yoldan da olsa telafi etme şansı verir. Bu noktada "Ben olsaydım.." şeklinde başlayan cümlelerimize dikkat etmekte ve bunun yerine kendi koşullarımızda neler yapabileceğimize bakmakta fayda var.



Bütün bu öğrenmelerimiz ve burada yer veremediğim daha bir çoğu, çocukluğumuza veya yetişkin zamanlarımıza ait olabilir.

Ancak temelinde çoğunlukla, yerleşmiş bir başarısızlık, yetersizlik ve sevilebilir olmama hisleri göze çarpmaktadır.

Peki, yakınmayı bırakıp harekete geçmek için neler yapabiliriz?

  • Aşağıdaki iki soruya yanıt vermekle başlayabiliriz:

Bu yakınma döngüsünden çıktığımız anda bizi nelerin beklediğini düşünüyoruz?

Bu beklentilerimiz ne kadar gerçekçi?


  • Belki de bir kere harekete geçtiğimizde bir daha asla durma şansımızın olmadığını düşünüyoruzdur.


  • Belki de mevcut durumu iyileştirebilme gücümüzün olduğunu kabullendiğimizde yapmamız gerekenler gözümüzde büyüyordur ve hareketsizliğin güvenli alanında yani konfor alanımızda kalmayı tercih ediyoruzdur.


  • Belki de "ya hep ya hiç" mantığında takılı kalmışızdır. Mevcut problemle mükemmel bir şekilde baş edeceğimizden emin olana kadar hiçbir şey yapmamayı tercih ediyoruzdur. Buna bir türlü başlayamadığımız tez ve projelerimiz de örnek olarak gösterilebilir.


Bu liste çeşitlendirilebilir. Önemli olan sizin erteleme davranışınıza karşılık gelen size özel cevabı bulmak.


  • Nasıl bir hayat istediğimizi sorgulayabiliriz.

Bunu yaparken isteklerimizin, ihtiyaçlarımızın peşinden gidemediğimiz, hareketsiz kalmayı tercih ettiğimiz bir hayatla; bu döngüden çıkıp hedeflerimiz doğrultusunda adım atmaya başladığımız bir hayatın karşılaştırmasını yapabiliriz.

İki senaryonun birbirinden farkları, her ikisinin de avantajlı ve dezavantajlı durumlarını değerlendirebilir, bu sayede hayatımızdaki önceliklerimiz üzerine düşünme fırsatını da yakalarız.


  • Daha önce de bahsettiğim gibi, mükemmeliyetçilik ve başarısızlık korkusu da erteleme davranışının en temel sebeplerinden.


Bununla baş etmek üzere, yapmamız gereken işi "başarılı hissedebileceğimiz kadar ufak parçalara" bölebiliriz. Bu sayede ne tümüyle hareketsiz kalırız ne de hareketsizliğin güvenli alanını birden terk etmemiş oluruz.

  • Öğrenilmiş çaresizlik ise, harekete geçmemek için en çok dile getirdiğimiz sebeplerimiz arasında olabilir.

"Daha önce çok denedim ama olmadı."

"Biliyorum konuşsam da hiçbir şey değişmeyecek."

"Emin ol aklına gelen her yolu denedim ama olmuyor."

Problemli durumu ortadan kaldırmak adına bir şeyler denemişizdir hatta kendimize göre oldukça fazla çabalamışızdır ancak bir türlü üstesinden gelememişizdir. Olabilir. Hatta bir anlık çaresizlik hissine kapılıp bir süre hareketsiz kalmak da oldukça olağandır.


Ancak durumu olduğu haliyle kabullenmemizin ve bir daha hiçbir çözüm arayışına girmememizin altında çaresizlik hissimizin de ötesinde bir şeyler yatmaktadır.


Buna örnek olarak, aylarca iş arayıp artık pes eden bir kişiyi gösterebiliriz. Bir yerden sonra artık umutsuzluğa kapılmak kaçınılmaz olabilir ancak işsizlik bizim için önemli bir problemse bir şekilde bu arayışa devam etmemiz beklenir.

Bununla birlikte bir yerden sonra "çalışmıyor olmanın" rahatlığına alışabilir ve kendimizi "zaten arasam da bulamıyorum" düşüncesine inandırmayı tercih edebiliriz.


Bu noktada, aynı yöntemleri defalarca denemekten vazgeçip, farklı yollardan gitmeye cesaret etmemiz gerekmektedir. Yaşadığımız probleme benzer problemler yaşayıp, bunun üstesinden gelebilmiş kişilerden esinlenmek de işimize yarayabilir.


Son olarak;


  • Yaşadığımız problem sayesinde neler kazandığımız üzerine düşünebiliriz.

Bir problemin "kazanç" olarak nitelendirilmesi ilk başta anlamsız görünebilir. Ancak kendimize karşı dürüst olma cesaretini gösterdiğimizde, yakındığımız durumların bize dolaylı yoldan bir şeyler kazandırdığını fark edebiliriz.

Bu kazançlar;

ilgi, onay, takdir ve sorumluluklardan "muaf" bir hayatın rahatlığı olabilir.

Önemli olan, yakınmalar ve hareketsizlik sonucu elde ettiğimiz bu ikincil kazançların bir son kullanma tarihinin olduğunu fark etmektir.

Bunu kabullenebildiğimiz noktada, ihtiyaçlarımızı daha sağlıklı yollardan nasıl karşılayabileceğimiz üzerine gerçekçi bir şekilde düşünebiliriz.

Sürekli olarak geçici kaynaklardan talep ettiğimiz anlayış ve onayı kendi kendimize verebilmeyi öğrendiğimiz noktada ise artık kendi hayatımızı yaşamaya başlamışız demektir.

Başlangıçta da söylediğim gibi;

Yaşadığımız sorunlarla ilgili neye inanmayı seçtiğimiz, nasıl bir yaşam senaryosu tercih ettiğimizi gösterir.




  • Grey Twitter Icon