"En Doğru (!)" Kararı Vermek Üzerine


Hayat boyu vermemiz gereken kararlar peşinde sürüklenip duruyoruz. Ve ne yazık ki verdiğimiz kararların, bizim için en doğru karar olduğunun garantisini bize kimse veremiyor.

Hayatı bir bilgisayar programının kesinliğinde yaşamak nasıl olurdu merak ediyorum. Mevcut seçeneklerimizin artılarını eksilerini hesaplayarak “İşte bu” diyebileceğimiz bir sonuca ulaşmak hayatı oldukça kolaylaştırabilirdi. Ama sanki böylesi bir durumda bir eksiklik hissi de peşimizi bırakmazdı. Çünkü çoğu zaman zaten “en kazançlı” ve “en mantıklı” sonuca hangi yoldan ulaşabileceğimizi biliyoruz. Ancak bu bilme hali yine de o yönde bir adım atmamız için yeterli olmayabiliyor.

Hayatta genel geçer doğruların olduğunu düşünen bir kesim mevcut. Bu kesim, başarıyı göklere çıkarıp, verilmesi gereken kararların hep bu başarıyı destekleyebilecek nitelikte olması gerektiğinden yanadır. Yaşam doyumuyla kariyer başarısını eş tutan bu kesim, kişinin statüsü ne kadar yüksekse yaşamdan aldığı doyumun da aynı derecede yüksek olacağını varsayar ve daha “kaliteli” bir yaşam için kişinin adımlarını hep başarı basamakları doğrultusunda atması gerektiğini savunur.

Sıklıkla karşılaştığımız senaryolar vardır, kişinin çok parlak bir kariyer potansiyeli varken, bir şekilde bu başarılı senaryoyu “mahvetmiştir”. Bu mahvetme halinin kanıtı olarak tabi ki kişinin kendisinden beklenen başarı basamağının altında kalmış olması gösterilir. Oysaki kendisine sorulmaz bile “hayatından ne derece doyum aldığı”, “mevcut durumunda kendisini nelerin mutlu ettiği”.

Başarı elbette ki önemli bir kriter. Ancak önemli bir karar anında denkleme tek başına dahil edildiğinde, ileride başarılı olduğumuz anlarda duyacağımız tatminin yoğunluğunu azaltması da yüksek ihtimal.

Kimi zaman sanki bir "en mutlu hayat" senaryosunun peşine takılıp gidiyoruz. Hatta bu senaryoyu bir paket program gibi görme eğilimindeyiz. Bu paketin içerisinde genellikle tatmin edici bir kariyer, iyi bir kazanç ve sorunsuz ilerleyen bir ilişki oluyor.

Bu alanlardan birisinde herhangi bir problem yaşadığımızda ise senaryonun dağıldığı ve bir önceki "mutluluk yoğunluğuna" asla ulaşamayacağımız hissiyatına kapılabiliyoruz.

Sanki bu üç faktör hayatımızın olmazsa olmazı, sanki bu üçünden biri eksik kaldığında hayatımız henüz yaşanmaya hazır değil gibi.

Aslında biz buna inandırılmışız. Ailemiz tarafından, çevremiz tarafından, medya tarafından.. Mükemmel mutlu bir hayatın varlığına, bu hayatın bir takım kriterlerinin bulunduğuna ve bu mevcut kriterleri sağladığımız takdirde mutluluğu yakalayacağımıza inandırılmışız.

Ve işte tam da bu yüzden, kriterlerin tamamına tik atmadığımız müddetçe kendimize yaşamayı yasaklamış gibiyiz. Erteledikçe erteliyoruz. Bütüne ulaşmaya çabaladıkça parçalanıyoruz.

Oysaki bazı şeylerin her hayat içerisinde tanımı değişir, kriterleri değişir ve hatta kritersizdir bazı şeyler. O yüzden, mutluluk getireceği inancıyla peşinden koştuğumuz her ne varsa, önce bir durup buna nasıl inandığımızı sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum.

Böylesi bir sorgulamanın ardından, zihnimizdeki aslında bize ait olmayan sesler sustuğunda, çok daha başka önceliklere sahip olduğumuzu ve belki de bunca zaman mutluluk sebebimiz olabilecek birçok şeyi bastırdığımızı, ertelediğimizi fark edebiliriz.

Topladığı "aferin"leri mutluluk sebebi sanan bir çocuğun yetişkin versiyonu olarak yazıyorum bu satırları. O çocuk ki, onaylandığı, takdir edildiği her an inanılmaz mutluluklar yaşadı, ta ki bu onayların bağımlısı bir hale gelene kadar, onaysız kaldığı sürenin uzaması halinde mutluluktan da adım adım uzaklaşana kadar.

Şimdi bir yola çıkmış gibiyim. Kendimi "aferin"lerimden arındırmaya çabalıyorum ve sadece "ben" olarak kaldığımda nelerin olabileceğini görme konusunda belki de ilk defa bu kadar cesur hissediyorum.

Herkesin sıfatlarından arındığında geriye kalan "kendisini" çok sevmesi dileğimle..

  • Grey Twitter Icon