Kendimizi Cezalandırma Eğilimi


  • Kendiniz için belirlediğiniz günlük programa uyamadığınız takdirde, zihninizde size o işlerin ne kadar önemli olduğunu hatırlatan bir ses varsa,

  • Girdiğiniz bir ortamda gerekli sosyal becerileri sergileyemediğinizi hissettiğinizde, o günün akşamında, zihninizde size ne kadar da asosyal olduğunuzu söyleyip duran bir ses varsa,

  • Okulda veya iş yerinizde sizden beklenilen performansı sergileyemediğinizde, zihninizi size ne kadar yetersiz veya ne kadar tembel ve sorumsuz olduğunuzu söyleyen bir ses kuşatıyorsa,

  • Herhangi bir reddediliş sonrası, size istenmeyen, eksik ve kusurlu olduğunuzu fısıldayan bir ses aklınızı bulandırıyorsa,

  • Kimsenin sizi suçlamadığı durumlarda dahi, yaptığınız hatayı bütün detaylarıyla size anımsatarak kendinizi affetmenize engel olan bir ses, zihninizi meşgul ediyorsa,

  • Beklediğiniz halde onay veya takdir alamadığınız durumlarda, yine o aynı ses, size daha çok çalışmanız gerektiğini fısıldayıp duruyorsa,

Kendinizi cezalandırma eğiliminde olabilirsiniz.

Yukarıdaki her bir maddede, bir “ses” ten bahsediyorum. Çünkü cezalandırıcı yanımızı sıklıkla, zihnimizdeki bu “hiç susmayan ses” sayesinde fark ederiz.

  • Ne yapmamız gerektiğini,

  • Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu,

  • Prensiplerimizi,

  • Değerlerimizi,

  • Asla yapmamamız gerekenleri,

  • Kesinlikle yapmamız gerekenleri,

  • Bize uygun olanı,

  • Bize asla uymayanı,

  • Eylemlerimiz için en doğru yer ve zamanı

ve hatta

  • Neyi düşünmemiz,

  • Neyi düşünmememiz,

  • Neyi hissetmemiz

  • Ve neyi hissetmememiz gerektiğini

bize sürekli olarak fısıldayan ve asla susturamadığımız o ses…

Peki, bu ses çoğunlukla hangi anlarda yükselir?

Cezalandırıcı yanımızı besleyen faktörlerden en önemlisinin mükemmeliyetçilik olduğu söylenebilir.

  • Mükemmel bir sevgili olmak isteriz ve partnerimizin yanından her ayrılışımızda, onun yanındayken nasıl davrandığımızı en baştan tekrar tekrar hatırlayıp bir takım öz eleştirilerde bulunabiliriz.

  • İş yerinde mükemmeliyeti kovalarız ve en ufak bir hatada kendi gözümüzdeki değerimizi düşürürüz. O hatayı nasıl yapabildiğimize dair kendimize ağır sözler söyleme noktasına kadar gelebiliriz.

  • Amaçladığımız başarılara ulaşamadığımız durumlarda, kendimizi ihtiyacımız olan keyif anlarından mahrum bırakmamız gerektiğini hissedebiliriz. Örneğin akşam arkadaşlarımızla olan planımızı iptal edebiliriz.

  • Mükemmel bir arkadaş olmak isteriz ve zor anında bir arkadaşımızın yanında olamadıysak eğer, kendi değerlerimizi sorgulamaya başlarız, her ne kadar haklı gerekçelerimiz olsa da, zihnimizde sıklıkla bu gerekçeleri geçersiz kılarız.

  • Kendimize abartı bir yapılacaklar listesi çıkarırız ve aslında yetişmesi mümkün olmayan listeyi tamamlayamadığımızda, o işlerin ne kadar da önemli olduğunu kendimize hatırlatıp durabiliriz. Bununla da kalmayıp, gün içerisinde dinlenmek üzere kendimize izin verdiğimiz dakikaları tembellik olarak değerlendirebiliriz.

Zaten çoğunlukla, kendimize izin verdiğimiz anlarda yaşadığımız suçluluk duygusu sebebiyle, o anların da tadını yeterince çıkaramayız.

"Tembelliğimizi" cezalandırmazsak eğer, bunun bir alışkanlık haline gelmesinden korkarız.

  • Hayat düzenimiz konusunda da mükemmeliyetçi bir tavrımız olabilir.

Örneğin uyku düzeni sağlama konusunda takıntılı olabiliriz ve her akşam kendimize erken yatma sözü verebiliriz. Ancak bunu başaramadığımızda bile, cezalandırıcı iç sesimiz zihnimizi kuşatmaya başlar.

  • “Bak işte doğru düzgün gece uykusu alamayacaksın.”

  • “Yarın sabah uykunu alamamış bir şekilde uyanacaksın.”

  • “Ne vardı sanki bu kadar oyalanacak.”

  • “İşlerini zamanında bitirseydin, şu an uyuyor olacaktın.”

  • “Yarın verimsiz bir gün seni bekliyor.”

Aklımızda bu düşüncelerle birlikte daldığımız uykudan stresli ve memnuniyetsiz bir şekilde uyanmamız yüksek ihtimaldir.

Kısacası, işimizle, romantik ilişkilerimizle, arkadaşlıklarımızla ve hatta olmamız gereken kişiyle ilgili mükemmeliyeti yakalamak üzere benimsediğimiz kriterlerimiz vardır.

Bu kriterlere uyamadığımız ve kendi kurallarımızı ihlal ettiğimiz her an adeta kendimizi cezalandırırcasına zihnimizde hiç susmayan bir sese maruz kalırız.

Cezalandırıcı yanımızı tetikleyen bir diğer etken olarak Utanç Duygusu gösterilebilir.

  • Eğer içten içe, kendimizi kusurlu, eksik ve başkalarına kıyasla yetersiz hissediyorsak, bu duygularımızı açığa çıkaran her anın sonunda, kendimizi cezalandırma eğiliminde olabiliriz.

Örneğin, diğerlerinden farklı ve eksik olma hissimizden dolayı, sosyal ortamlardan kaçınıyorsak, kendimizi gerekli sosyal becerileri kazanmaktan mahrum etmiş oluruz. Dolayısıyla, katılmak zorunda olduğumuz bir sosyal etkinlik söz konusu olduğunda, insanlarla iletişim kurma konusunda sıkıntı yaşarız.

Girdiğimiz ortamlarda kendimizin çok fazla farkındayızdır ve bu fazla farkında olma hali beraberinde kendimize karşı aşırı eleştirel bir tutum sergilememize sebep olur. Etkinliğin sonunda evimize döndüğümüzde, utanç duygumuza eşlik eden, eleştirel ve bir o kadar da cezalandırıcı iç sesimizle baş başa kalırız.

  • “Çok tutuksun!”

  • “Tam bir asosyalsin!”

  • “İki kelimeyi bir araya getirip bir cümle kuramadın!”

  • “İnsanlar ne kadar sıkıcı biri olduğunu anladılar!”

  • “Nerede ne konuşulması gerektiğini bilmiyorsun!”

  • “Orada o laf söylenir miydi, çok ayıp ettin!”

Şeklindeki eleştirel ifadelerimizle kendimizi cezalandırırız.

Bu cezalandırmanın sonunda ulaşmayı umduğumuz sonuç, bir sonraki etkinlikte daha sosyal ve girişken bir imaj sergilemek olabilir. Ancak sıklıkla, bunun tam tersi bir sonuçla karşılaşırız.

Çünkü cezalandırma anında söylediğimiz sözlerle kendi üzerimize etiketler yapıştırırız.

Bir yerden sonra, bize ne kadar asosyal ve sosyal anlamda beceriksiz olduğumuzu söyleyen bu etiketlere inanırız ve giderek daha çekingen bir hale geliriz.

  • Utanç duygumuz sebebiyle, bizim sorumluluğumuzdaki bir işin başarısızlığa uğraması halinde, kimse bizi suçlamazken bile, biz bir türlü kendimizi affedemeyiz ve başarısızlığımızı her bir açıdan devamlı olarak kendimize anımsatıp, en ince ayrıntısına kadar düşünebiliriz. Bu düşüncelerle birlikte utanç duygumuzu daha da şiddetlendirerek, aslında yine kendimizi cezalandırmış oluruz.

  • Buna benzer olarak, bir arkadaşımızı kırdığımızı düşündüğümüz anları da çok sık yaşayabiliriz. Aslında ortada herhangi bir kırılganlık yokken bile biz, arkadaşımıza karşı bir suç işlediğimizi hissederek, yine kendi kendimizi cezalandırıcı davranışlar gösterebiliriz.

Örneğin, arkadaşımızı her gördüğümüzde mahcup hissetmek, sözde hatalı davranışımızı telafi etmek amaçlı çabalara girişmek vs.

Aslında bütün bu çabaların sonunda, içsel adaletimizi sağlayıp, huzura ermeyi amaçlarız. Ancak bu girişimler yalnızca bizim daha huzursuz ve daha stresli olmamıza yol açarlar.

Demek ki mevcut çözüm yolumuz bir işe yaramıyor ve bunun yerine daha yapıcı müdahaleleri denemenin zamanı gelmiş..

Peki, bu cezalandırıcı sesi susturmanın yolları neler olabilir?

Yaptığımız bir işte, hedeflediğimiz başarıya ulaşamadık diyelim.

Aklımızdan,

  • “Sen zaten bunu becerebilecek potansiyelde değilsin.”

  • “O kadar tembelliğin sonunda zaten başarmayı bekleyemezdin.”

  • “Bu işi senden daha iyi yapabilenler var, yetersizsin işte kabul et.”

  • “Sorumluluk sahibi biri olsaydın, durum böyle olmazdı.”

  • “Bak, herkes aslında ne kadar vasat olduğunu anladı.”

Şeklinde ifadeler geçebilir.

Peki, bu ifadeler ne kadar gerçekçi ve bu ifadeleri çürütmek isteseydik, ne gibi karşı kanıtlar ortaya koyardık?

  • Örneğin, tembellik olarak nitelendirdiğimiz anları tekrar gözden geçirebiliriz. Gerçekten tembellik mi yaptık, yoksa dinlenmeye mi ihtiyacımız vardı?

  • Kendi potansiyelimizi küçümsediğimiz durumların karşısına, kendimizden memnun kaldığımız anları koyabiliriz mesela.

Ya da, bu işi birilerinin bizden daha iyi yapabilecek olması gerçekten yetersiz olduğumuz anlamına mı gelir?

Bu tarz kesin yargılarımızı incelediğimiz takdirde, kendimize karşı ne kadar acımasız davrandığımızı farkına varabiliriz.

Cezalandırıcı sesin bize söylediklerine karşı gelmeye çabaladığımız ilk anlarda, sanki kendimizi kandırıyormuşuz gibi hissedebiliriz. Bu noktada vazgeçmemek ve karşı kanıtlar bulmaya devam etmek oldukça önemli.

Unutulmaması gereken nokta, cezalandırıcı sesin ifade ettiği her şeyi, kendimize sıfat edinme tehlikesinin bulunmasıdır.

  • Diğer bir yol da, duygumuzun kökenine inmek.

Kendimize karşı hissettiğimiz öfkenin altında ne var?

Öfke, ikincil bir duygudur ve çoğunlukla incinme, çaresizlik gibi duyguları maskelemektedir. O yüzden, öfkemizin yükseldiği anlarda, aslında altta yatan duygumuzu dinlemeye odaklanmak faydalı olabilir.

Örneğin bu öfkenin altından yoğun bir incinme duygusu çıkabilir. Bu durumda kendimize sormamız gereken soru:

“İncinme duygusunu en yoğun yaşadığım zaman hangisiydi?”

Eğer bu anları bulup çıkarabilirsek, hassas noktalarımıza karşı farkındalığımız gelişir ve kendimizi cezalandırmak yerine aslında neye ihtiyacımız olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Kendimize sorabileceğimiz bir diğer soru da “Zihnimde bu hiç susmayan ses, kimin sesi?”

Belki annemizi hatırlatıyor bu ses bize, belki babamızı, belki bir öğretmenimizi… Bu cezalandırıcı ifadeleri, bu öfkeli tonlamayı biz kimden öğrendik?

  • Kendimize karşı acımasız tavrımız, bize acımazsız davranma ve bizi eleştirme potansiyeli yüksek eşler seçmemize, öz eleştirel tavrımızı pekiştirme ihtimali yüksek ortamlara girmemize sebep olabilir. Hayatımızı bu bakışla gözden geçirmekte fayda var.

Belki yetersizlik duygumuzu kanıtlamak adına çok fazla iş yükleniyoruzdur ve sonucunda yine cezalandırıcı sesimizle baş başa kalıyoruzdur.

Belki eleştirel bir partner seçmişizdir ve o bizi her eleştirdiğinde, yine kendimize yönelik olumsuz düşüncelerimizin kanıtlandığını hissediyoruzdur.

  • Cezalandırıcı sesimizden vazgeçmek istemiyor da olabiliriz. Belki de o sesin bizi dinç tuttuğunu, eğer o ses olmasaydı hiçbir işi başaramayan, hiçbir sosyal ortama dahil olamayan, gerçekten tembel birine dönüşeceğimizi düşünüyoruzdur.

Eğer böyle bir korku söz konusuysa, bu sesin işlevselliğini tartışabiliriz.

Örneğin, tez yazma sürecinde boş geçirdiğimiz her günün sonunda bize ne kadar tembel olduğumuzu fısıldayan o ses, masanın başına geçmemizde bize gerçekten yardımcı oluyor mu? Yoksa bizi daha mı çok strese sokuyor? Böyle bir sesin etkisiyle masanın başına geçiyor olsak bile, yüksek ihtimalle kendimize yönelik olumsuz bir algı ve bir panik duygusu da bize eşlik ediyor demektir.

Bu zamana kadar elde ettiğimiz her başarıyı, bu sese bağlıyor da olabiliriz. Ancak bunu anlayabilmenin tek yolu, bu sesin sustuğu ve daha şefkatli yanımızın açığa çıktığı anları gözlemlemektir.

Cezalandırıcı sesimizin karşısına, daha şefkatli ve bize, karşı kanıtlar da sunabilecek diğer bir sese ihtiyacımız var.

Herkesin, çoğunlukla bastırılan bu şefkatli iç sesini yükseltebilmesi ve duyabilmesi dileğimle... :)

Bir sonraki yazı "Kararsızlık"

  • Grey Twitter Icon